- within Employment and HR topic(s)
- with readers working within the Business & Consumer Services industries
- within Tax topic(s)
İş sözleşmesinin kurulma anı ile işçinin fiilen çalışmaya başlaması arasındaki ayrım, uygulamada önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle işçinin fiilen çalışmaya başlamadığı durumlarda, iş sözleşmesinin hukuki niteliği, tarafların hak ve borçları ile ortaya çıkan zararın hangi hukuki rejime tabi olduğu tartışma konusu olmaktadır. Bu nedenle, sözleşmenin kuruluşu ile sözleşme öncesi sorumluluk hükümlerinin belirlenmesi önem arz etmektedir. İşbu bilgi notunda, iş sözleşmesinin kurulması, fiili çalışmanın olgusu ve sözleşme öncesi sorumluluk konuları ilgili mevzuat ve yargı uygulaması çerçevesinde değerlendirilmektedir.
The distinction between the moment an employment contract is established and the moment the employee actually commences work carries significant legal implications in practice. In particular, when the employee does not actually start work, the legal nature of the employment contract, the legal regime governing the rights and obligations of the parties, and the resulting damages are open to debate.Therefore, determining the establishment of the contract and the provisions governing pre-contractual liability is of considerable importance. This legal brief evaluates the establishment of the employment contract, the occurrence of actual work, and pre-matters regarding the contractual liability within the framework of relevant legislation and judicial practice.
1. İş Kanunu Kapsamında İş Sözleşmesinin Tanımı ve Kurulma Anı
4857 sayılı İş Kanunu'nun 8. maddesine göre iş sözleşmesi; bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. Bu tanım çerçevesinde iş sözleşmesinin kurucu unsurları iş görme edimi, ücret ve bağımlılık ilişkisidir. İş sözleşmesi kural olarak herhangi bir şekle tabi olmamakla birlikte süresi bir yıl ve daha fazla olan sözleşmelerin yazılı şekilde yapılması zorunlu tutulmuştur.1
İş Kanunu'nda sözleşmenin hangi anda kurulmuş sayılacağına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından, bu konuda Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükümleri uygulanır. Buna göre sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. Hazır olmayanlar arasında kurulan sözleşmelerde sözleşmenin hüküm ifade etme anı, kabul beyanının gönderildiği andır. Açık bir kabul beyanının aranmadığı hallerde ise sözleşme, önerinin muhataba ulaştığı andan itibaren hüküm ve sonuç doğurur. Ancak iş hukukunda, işçinin fiilen çalışmaya başlaması, iş sözleşmesinin kurulup kurulmadığını belirlemek bakımından ayırt edici unsurdur.
2. Fiili Çalışma Olgusu ve Hukuki Nitelendirme
Borçlar hukuku bakımından iş sözleşmesi irade beyanlarının uyuşmasıyla kurulmuş sayılmakla birlikte, iş hukuku uygulamasında sözleşmenin kurulması ile iş ilişkisinin fiilen başlaması arasında işlevsel bir ayrım yapılmaktadır.
Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre taraflar arasında yazılı bir iş sözleşmesi bulunsa dahi, işçi fiilen işe başlamamışsa iş hukuku anlamında bir iş ilişkisinin kurulmadığı kabul edilmektedir.2 Bu yaklaşım özellikle işçinin sözleşmeye dayanarak talep edebileceği hakların belirlenmesi bakımından belirleyicidir. Bu durumun en doğrudan sonucu, işçinin henüz çalışmaya başlamadığı bir süreçte sözleşmenin feshine dayanarak ücret alacağı, bakiye süre ücreti veya cezai şart talep edememesidir.
Dolayısıyla, işçi işyerinde fiilen çalışmaya başlamadan, iş sözleşmesi kurulmuş olmaz ve taraflar arasında "işçi-işveren" ilişkisi bulunduğu söylenemez. Ancak bu aşamada, iş sözleşmesinin kurulamamış olması taraflar arasındaki tüm hukuki bağı koparmamakta; yerini "sözleşme öncesi sorumluluk" (culpa in contrahendo) ilkelerine bırakmaktadır. Bu durumun sonucu olarak da uyuşmazlık iş hukuku kapsamında değil, genel hükümler çerçevesinde değerlendirilmekte; uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde değil, genel görevli mahkemelerde görülmektedir.3
3. Sözleşme Öncesi Sorumluluk (Culpa in Contrahendo)
Sözleşme, ilke olarak bir anda kurulup meydana gelen bir hukuki işlem olmayıp, çoğu zaman belirli bir sürece yayılan uzun bir süreçtir. Bu süreçte taraflar arasında, Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına dayalı olarak sözleşme benzeri bir güven ilişkisi doğar.4
Culpa in contrahendo (sözleşme öncesi sorumluluk, sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk), sözleşme görüşmeleri sırasında taraflar arasında dürüstlük kuralı uyarınca kurulan bu güven ilişkisinin, taraflardan biri tarafından kusurlu bir davranışla ihlal edilmesi halinde gündeme gelir. Bu sorumluluk türü, herhangi bir sözleşme ilişkisinin varlığını gerektirmez; taraf iradesinden bağımsız, yasal bir sorumluluk sebebidir.5
Dürüstlük kuralının bir gereği olarak, görüşmeler süresince taraflar; sözleşmenin içeriği ve şartları hakkında birbirlerini doğru ve eksiksiz biçimde aydınlatmak, doğruluk ilkesine uygun davranmak ve karşı tarafın kişilik ile malvarlığı değerlerine zarar vermemek için gerekli özeni göstermekle yükümlüdür. Bu çerçevede öğretide ve yargı içtihatlarında kabul edildiği üzere, taraflardan birinin bu koruma ve aydınlatma yükümlülüklerine kusurlu olarak aykırı davranması ve böylece görüşmelerin başlamasıyla kurulan güven ilişkisini ihlal etmesi halinde, bundan doğan zarardan sorumlu olacaktır.6
4. Zararın Tazmini
Bahsedilenler doğrultusunda, sözleşme görüşmeleri sırasında dürüstlük kuralına aykırı davranılması ve karşı tarafta sözleşmenin kurulacağı yönünde haklı bir güven oluşturulmasına rağmen sözleşmenin tek taraflı olarak kurulmamış olması hâlinde, zarar gören tarafın güven sorumluluğu kapsamında tazminat talep etmesi mümkündür.
Bu bağlamda öğretide sözleşme öncesi sorumlulukta kural olarak menfi zararın tazmin edileceği kabul edilmekle birlikte, yargı kararlarında güven sorumluluğunun kapsamının daha geniş yorumlandığı görülmektedir. Bu doğrultuda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 46. Hukuk Dairesi'nin 07.02.2024 tarihli kararında;
"tam da bu noktada, talep edilebilecek zararın kapsam ve mahiyetinin de belirlenmesinin yerinde olacağı, sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk, yalnızca sözleşmenin geçerliliğine güvenden doğan zarardan (olumsuz zarardan) sorumluluğu değil, dürüstlük kurallarına dayanan "güven ilkesi"nden kaynaklanan karşı tarafın kişi ve mal varlığına zarar vermemek yolundaki davranış yükümüne aykırılıktan doğan sorumluluğu da kapsadığı, güven zararı olarak ifade edilen bu zarar; esasen "uyulacağı ve yerine getirileceğine inanılan bir sözleşmenin hüküm ifade etmemesi yahut yerine getirilmemesi yüzünden güvenin boşa çıkması dolayısıyla uğranılan, başka bir deyişle, sözleşme yapılmasaydı uğranılmayacak olan zarar" olarak tanımlanabilecek "menfi zarar" kavramına paralel bir kavram olmakla birlikte görüşmelerden doğan zarar sözleşmenin hiç kurulmadığı hallerde de doğabileceği gibi istisnai de olsa bazı durumlarla müspet zararı dahi aşabileceğinden daha geniş kapsamlı olduğu, tazmini gereken zararın kapsamının, her somut olayda hâkim tarafından olayın özelliklerine göre tayin ve takdir edileceği (Bknz. Yargıtay HGK'nın, 2019/(6)3-435 Esas-2022/352 Karar sayılı ilamı)" şeklinde ifade edilmektedir.7
Bu kapsamda sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğun yalnızca sözleşmenin geçerliliğine duyulan güvenden kaynaklanan olumsuz zararla sınırlı olmadığı; dürüstlük kuralına dayanan güven ilkesi gereği karşı tarafın kişi ve malvarlığına zarar vermeme yükümlülüğünü de kapsadığı belirtilmiştir. Anılan kararda ayrıca, güven zararının menfi zarar kavramına paralel olmakla birlikte, sözleşmenin hiç kurulmadığı hallerde de doğabileceği ve istisnai durumlarda müspet zararı dahi aşabilecek daha geniş bir kapsama sahip olabileceği ifade edilmiştir.
Nitekim somut olayda, işçinin iş teklifine güvenerek mevcut işinden ayrılması ve bu süreçte işsiz kalması nedeniyle uğradığı zararların tazminine hükmedilmiştir. Bunun yanında Mahkeme, manevi zararın kişilik değerlerinde meydana gelen objektif eksilme olduğunu; duyulan acı ve ızdırabın ise bunun görünümü niteliğinde bulunduğunu belirtmiş; kararda, davalının sözleşmenin kurulacağı yönünde davacıda güven oluşturduğu, ancak sözleşmenin tek taraflı irade ile kurulmaması suretiyle dürüstlük kuralına ve objektif özen yükümlülüğüne aykırı davrandığı; bu suretle davacının korunmaya değer güvenini zedelediği kabul etmiştir. Bu nedenle davalının manevi zarardan da sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Böylece söz konusu kararda; iş hukuku bakımından iş ilişkisi kurulmamış ve iş hukuku kapsamında bir hak doğmamış olsa dahi, güven ilkesine aykırı davranış nedeniyle geniş kapsamlı bir sorumluluğun doğabileceğini göstermektedir.
Sonuç:
1) Fiilen çalışma başlamadığı sürece, taraflar arasında yazılı bir iş sözleşmesi bulunsa dahi iş sözleşmesi ve iş hukuku anlamında iş ilişkisi kurulmuş sayılmaz.
2) İşçinin henüz fiilen çalışmaya başlamadığı durumlarda, taraflar arasındaki hak ve borç ilişkisi sözleşme öncesi sorumluluk hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.
3) Sözleşme görüşmeleri sırasında dürüstlük kuralına aykırı davranılması halinde, güvene dayalı zararlar tazmin edilebilir ve bu sorumluluk yalnızca olumsuz zararla sınırlı değildir.
Footnotes
1 İş Kanunu m. 8/2.
2 "O halde taraflar arasında yazılı iş sözleşmesinin varlığına rağmen çalışma olgusu gerçekleşmemiş ve fiilen iş ilişkisi kurulmamıştır. Sözleşmede öngörülen cezai şart dönme cezası olmadığından iş sözleşmesi kurulmaması nedeniyle davacı tarafça istenilemez.
Öte yandan iş sözleşmesi kurulmadığından davacının sözleşmenin kalan süresine ait ücret talep etmeside mümkün olmaz. Gerçekten bakiye süreye ait ücret hakkından söz edilebilmesi için iş sözleşmesinin süresi içinde feshedilmiş olması şarttır." Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2006/20061 K. 2006/24888 T. 26.09.2006
3 Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2016/20712, K. 2020/8343, T. 17.09.2020
4 Eren, Fikret. (2019). Borçlar Hukuku Genel Hükümler (24. baskı). Ankara: Yetkin Yayınları. s. 1265.
5 (Gürpınar, Damla Sözleşme Dışı Yanlış Tavsiyede Bulunma Öğüt Verme veye Bilgi Vermeden Doğan Sorumluluk, İzmir ,2006 s.214); Yargıtay Kararı - 9. HD., E. 2016/20712 K. 2020/8343 T. 17.9.2020
6 Fikret Eren, a.g.e., s. 1084, 306 vd., İlhan Ulusan, a.g.e., s. 286.;Yargıtay Kararı - 9. HD., E. 2016/20712 K. 2020/8343 T. 17.9.2020
7 İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 46. Hukuk Dairesi, E. 2021/3116 K. 2024/187 T. 7.2.2024
The content of this article is intended to provide a general guide to the subject matter. Specialist advice should be sought about your specific circumstances.