- within Litigation, Mediation & Arbitration, Family and Matrimonial and Criminal Law topic(s)
- in China
İnanç sözleşmesi ve inançlı işlem, günlük hayatta çoğu zaman bu isimler kullanılmadan karşılaşılan hukuki ilişkilerdendir. Özellikle bir taşınmazın borca karşılık geçici olarak başka bir kişi üzerine devredilmesi, bir malvarlığı değerinin belirli bir amaçla güvendiği kişiye bırakılması veya bir hakkın belirli şartlar gerçekleştiğinde geri alınmak üzere devredilmesi gibi işlemler, uygulamada inançlı işlem niteliği taşıyabilir. Aile bireyleri, arkadaşlar, iş ortakları veya borç ilişkisi içindeki kişiler arasında güvene dayanılarak gerçekleştirilen bu tür devirler, başlangıçta herhangi bir uyuşmazlık yaşanmayacağı düşüncesiyle çoğu zaman ayrıntılı şekilde belgelendirilmemektedir.
Ancak taraflar arasındaki kişisel güvenin zaman içinde ortadan kalkması, borcun ödenip ödenmediği konusunda anlaşmazlık çıkması, devredilen taşınmazın geri verilmemesi veya üçüncü bir kişiye satılması gibi durumlarda işlemin hukuki niteliği son derece önemli hâle gelmektedir. Özellikle tapuda satış şeklinde görünen bir devrin gerçekte borcun teminatı amacıyla yapılmış olması, taraflar arasında yazılı bir geri verme anlaşmasının bulunup bulunmaması ve bu ilişkinin nasıl ispatlanacağı uygulamada önemli uyuşmazlıklara yol açabilmektedir.
Bu yönüyle inançlı işlem yalnızca teorik veya istisnai bir hukuk konusu değildir. Kredi ve finansman ihtiyacından aile içi malvarlığı düzenlemelerine, ticari ilişkilerden taşınmaz devirlerine kadar farklı alanlarda ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte işlemin hukuki sonuçları, tarafların günlük hayatta düşündüğünden çok daha kapsamlı olabilir. Çünkü inançlı işlemde mal veya hak çoğu durumda gerçekten devredilmekte; devralan kişi dış ilişkide geniş bir hukuki yetki elde ederken, taraflar arasındaki iç ilişkide belirli yükümlülüklere tabi olmaktadır. Aşağıda inançlı işlem ve inanç sözleşmesi, hukuki dayanakları ve uygulamadaki görünüm biçimleriyle birlikte sistematik olarak ele alınacaktır.
İnançlı İşlem Nedir?
İnançlı işlem; bir kişinin sahip olduğu malı veya hakkı belirli bir amaçla başka bir kişiye devretmesi, devralan kişinin ise kendisine geçirilen bu hukuki konumu taraflar arasındaki anlaşmada belirlenen şekilde kullanmayı ve amaç gerçekleştiğinde malı veya hakkı geri vermeyi ya da kararlaştırılan başka bir işlemi gerçekleştirmeyi üstlenmesi şeklinde açıklanabilir.
İnanç Sözleşmesi Nedir?
İnançlı işlemin temelinde bulunan ve tarafların birbirlerine karşı hak ve borçlarını belirleyen anlaşmaya genel olarak inanç sözleşmesi veya inanç anlaşması denilmektedir.
İnanç sözleşmesi ile taraflar özellikle;
- Malın veya hakkın neden devredildiğini,
- İnanılan kişinin mal veya hakkı hangi amaçla kullanabileceğini,
- Hangi işlemleri yapamayacağını,
- Geri verme borcunun hangi şartta doğacağını,
- Geri devrin ne zaman ve ne şekilde gerçekleştirileceğini,
- Masraf ve giderlerin kime ait olacağını,
- Sözleşmeye aykırılığın sonuçlarını, belirleyebilirler.
Dolayısıyla inanç sözleşmesi yalnızca “malı daha sonra geri vereceğim” şeklindeki basit bir taahhütten ibaret değildir. İyi hazırlanmış bir sözleşmenin, taraflar arasındaki güven ilişkisinin hukuki sınırlarını mümkün olduğunca açık biçimde belirlemesi gerekir.
Özellikle yüksek değerli taşınmazların, şirket paylarının veya diğer önemli malvarlığı unsurlarının söz konusu olduğu işlemlerde sözleşmenin amacı ve geri verme koşulları belirsiz bırakıldığında uyuşmazlığın çözümü ciddi ölçüde güçleşebilir.
İnançlı İşlemin Hukuki Dayanağı Nedir?
İnançlı işlemleri bütün unsurlarıyla düzenleyen özel bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Bununla birlikte bu durum, inançlı işlemlerin hukuken geçersiz olduğu anlamına gelmez. İnançlı işlemlerin temel hukuki dayanaklarından biri Türk Borçlar Kanunu’nun 26. maddesinde düzenlenen sözleşme özgürlüğü ilkesidir. Taraflar, kanunda öngörülen sınırlar içinde bir sözleşmenin içeriğini serbestçe belirleyebilir. Bu serbestinin sınırı ise başta TBK m. 27 olmak üzere emredici hukuk kurallarıdır. Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine veya kişilik haklarına aykırı ya da konusu imkansız sözleşmeler geçerlilik sorunu ile karşılaşabilir.
İnançlı işlemler, sözleşme özgürlüğü ve borçlar hukuku ilkeleri çerçevesinde değerlendirilir.
İnançlı İşlem Hangi Unsurlardan Oluşur?
İnançlı işlem yapısı genel olarak birbirini tamamlayan iki hukuki aşama üzerinden açıklanabilir.
1. İnanç Anlaşması
İlk unsur tarafların arasındaki iç ilişkiyi düzenleyen inanç anlaşmasıdır. Bu anlaşma, inanılanın elde edeceği hukuki konumu hangi amaçla kullanacağını belirler. İnanılan, dış ilişkide mal veya hakkın sahibi hâline gelebilmesine rağmen iç ilişkide sözleşmeden doğan yükümlülüklere tabidir.
2. Devir İşlemi
İkinci unsur, inanç anlaşmasında öngörülen amacı gerçekleştirmek için yapılan devir işlemidir. Bu nokta inançlı işlemin anlaşılması bakımından son derece önemlidir. İnançlı işlemde mülkiyetin veya hakkın devri kural olarak yalnızca görünüşte gerçekleştirilen bir işlem değildir. Taraflar devrin hukuki sonuç meydana getirmesini istemektedir. Bu nedenle inanılan, dış ilişkide gerçek bir hukuki konum kazanır. İşlemin en önemli risklerinden biri de buradan kaynaklanmaktadır.
İnançlı İşlem ile Muvazaa Arasındaki Fark Nedir?
İnançlı işlem ile muvazaa, tapuda veya diğer resmî kayıtlarda görünen işlem ile tarafların kendi aralarındaki ilişkinin farklı olması nedeniyle zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır. Bununla birlikte iki kurum arasında önemli bir hukuki farklılık bulunmaktadır.
Muvazaalı işlemde taraflar, görünürde yaptıkları işlemin hüküm ve sonuç doğurmasını gerçekte istememektedir. Örneğin tapuda satış gösterilmesine rağmen tarafların gerçek iradesi taşınmazın mülkiyetini devretmemek olabilir. İnançlı işlemde ise devir işleminin hukuki sonuç doğurması istenir. Mal veya hak gerçekten inanılana geçer; ancak inanılan, bu hakkı taraflar arasındaki inanç sözleşmesinde belirlenen amaç doğrultusunda kullanmak ve kararlaştırılan şartlar gerçekleştiğinde geri devretmekle yükümlüdür.
Bu nedenle inançlı işlem iddiasına dayanan bir uyuşmazlık ile muvazaa iddiasına dayanan bir uyuşmazlıkta uygulanacak hukuki değerlendirme ve ispat kuralları aynı değildir. Davada dayanılan hukuki sebebin doğru belirlenmesi, ileri sürülecek deliller ve talep edilecek hukuki sonuç bakımından önem taşır.
İnançlı İşlem Türleri
İnançlı işlemler ekonomik amaçlarına göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Öğretide çeşitli sınıflandırmalar bulunmakla birlikte uygulama açısından özellikle teminat amacı taşıyan inançlı işlemler ile yönetim amacı taşıyan inançlı işlemler önemlidir.
Teminat Amacıyla İnançlı İşlem
Uygulamada en fazla uyuşmazlığa neden olan yapılardan biri budur. Borçlu, alacaklıya güvence sağlamak amacıyla bir malını veya hakkını devreder. Taraflar, borcun tamamen ödenmesi veya belirlenen şartın gerçekleşmesi durumunda devredilen malın geri verileceğini kararlaştırır.
Yönetim Amacıyla İnançlı İşlem
Bazı hâllerde amaç teminat sağlamak değil, bir mal veya hakkın belirli kişi tarafından yönetilmesini sağlamaktır. Hak sahibi, malvarlığı değerini inanılana devreder; inanılan ise bu değeri tarafların belirlediği amaç doğrultusunda yönetir ve belirlenen süre veya şart sonunda geri verir.
Bu tür ilişkilerde inanılanın yönetim yetkisinin kapsamının açıkça belirlenmesi özellikle önemlidir. Satış, rehin, kiralama, gelirlerin kullanılması ve üçüncü kişilerle sözleşme yapılması gibi konular sözleşmede açık bırakılmazsa ileride tarafların hak ve yükümlülükleri konusunda uyuşmazlık çıkabilir.
Taşınmazlar İnançlı İşleme Konu Olabilir mi?
Uygulamada inançlı işlem uyuşmazlıklarının önemli bölümü taşınmazlar üzerinden ortaya çıkmaktadır. Örneğin taşınmaz sahibi finansman ihtiyacı nedeniyle taşınmazını alacaklıya devredebilir ve taraflar borcun ödenmesinden sonra taşınmazın geri verileceği konusunda anlaşabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta, taşınmaz mülkiyetinin devrinin şekle bağlı olmasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmeler bakımından resmî şekli öngörmekte; tapu siciline ilişkin hükümler de ayni hakkın kazanılması ve tescil bakımından ayrıca önem taşımaktadır. İnançlı işlemin varlığı, taşınmaz hukukunun emredici şekil ve tescil kurallarını ortadan kaldırmaz. Bu nedenle taşınmaz üzerinde inançlı işlem kurulurken bir tarafta tapudaki devir işlemi, diğer tarafta tarafların arasındaki inanç ilişkisinden doğan borçlar birlikte değerlendirilmelidir.
Taşınmazın devri, tescil ve üçüncü kişilerin hakları ayrıca gayrimenkul hukuku hükümleri kapsamında incelenmelidir.
İnanç Sözleşmesi Yazılı Olmak Zorunda mıdır?
Bu soru özellikle uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra önem kazanmaktadır. İnançlı işlemlerde “sözleşmenin geçerliliği” ile “sözleşmenin ispatı” birbirinden ayrılmalıdır. Her sözleşmede olduğu gibi kanunun belirli bir işlem bakımından aradığı geçerlilik şekilleri ayrıca değerlendirilir. Bunun yanında uyuşmazlık çıktığında inanç ilişkisinin mahkemede hangi delillerle kanıtlanabileceği ayrı bir meseledir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun hukuki işlemlerin ispatına ilişkin hükümleri nedeniyle özellikle ekonomik değeri yüksek işlemlerde yazılı delil büyük önem taşır. HMK m. 200’deki senetle ispat sistemi, HMK m. 202’de düzenlenen delil başlangıcı ve HMK m. 203’teki istisnalar somut olayın özelliklerine göre gündeme gelebilir.
Bu nedenle “Aramızda güven vardı, sözlü olarak anlaşmıştık” yaklaşımı uygulamada ciddi bir ispat riski yaratır. Özellikle taşınmazın neden devredildiği, hangi borcun teminatı olduğu, borcun miktarı, geri verme şartı, ödeme biçimi ve inanılanın taşınmaz üzerindeki yetkileri yazılı ve açık şekilde belirlenmelidir.
İnançlı işlemlerin ispatı bakımından Yargıtayın 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı temel önem taşımaktadır. Yerleşik yargı uygulamasında inançlı işlem iddiasının kural olarak tarafların imzasını taşıyan yazılı delille kanıtlanması aranmaktadır.
İnanç sözleşmesini gösteren belgenin mutlaka tapudaki devirden önce veya devir tarihinde düzenlenmiş olması gerekmez. Belgenin devir işleminden sonra hazırlanmış olması da tek başına onun delil niteliğini ortadan kaldırmaz. Önemli olan belgenin taraflar arasındaki inanç ilişkisini, devrin amacını ve geri verme yükümlülüğünü ortaya koymasıdır.
Tam bir yazılı sözleşme bulunmadığı durumlarda, karşı tarafın elinden çıkmış ve ileri sürülen inanç ilişkisinin varlığını muhtemel gösteren bir belge “delil başlangıcı” olarak değerlendirilebilir. Böyle bir belgenin bulunması hâlinde tanık beyanları ve diğer delillerin değerlendirilmesi mümkün olabilir. Bununla birlikte her yazışma, banka dekontu veya elektronik kayıt kendiliğinden delil başlangıcı sayılmaz; belgenin kimden çıktığı, içeriği ve inançlı işlemi gösterip göstermediği somut olayda ayrıca incelenir.
İnançlı İşlem Nasıl İspatlanır?
İnançlı işlem uyuşmazlıklarının en kritik noktalarından biri ispat meselesidir. Davacı yalnızca bir zamanlar taşınmazın kendisine ait olduğunu veya taraflar arasında yakın ilişki bulunduğunu ileri sürmekle sonuca ulaşamaz. Devrin inançlı bir hukuki ilişkiye dayandığının ortaya konulması gerekir.
Bu bakımdan özellikle; taraflar arasında düzenlenen sözleşmeler, imzalı protokoller, borç ilişkisini gösteren belgeler, yazılı taahhütler, ödeme kayıtları, banka hareketleri, elektronik yazışmalar ve somut olayın özelliklerine göre HMK kapsamında delil veya delil başlangıcı niteliği taşıyabilecek diğer belgeler önem kazanabilir.
İnanç Sözleşmesinde Hangi Hususlar Bulunmalıdır?
Kanunda bütün inanç sözleşmeleri için hazırlanmış standart bir içerik bulunmamaktadır. Sözleşmenin kapsamı işlemin niteliğine göre belirlenmelidir. Bununla birlikte özellikle önemli malvarlığı değerlerinin konu edildiği sözleşmelerde tarafların kimlikleri ve işlem konusu açıkça gösterilmeli; devrin hukuki ve ekonomik amacı tereddüde yer vermeyecek biçimde açıklanmalıdır.
Teminat amacı söz konusuysa hangi borcun güvence altına alındığı, borcun tutarı veya belirlenme yöntemi, ödeme tarihleri ve borcun sona ermesi hâlinde yapılacak işlemler düzenlenmelidir. Ayrıca;
- Geri verme şartı ve zamanı,
- İnanılanın satış veya rehin yetkisinin bulunup bulunmadığı,
- Malın gelirlerinin kime ait olacağı,
- Vergi ve diğer giderlerin kim tarafından karşılanacağı,
- Borcun kısmen veya tamamen ödenmesinin sonuçları,
- Taraflardan birinin ölümü veya tüzel kişiliğinin sona ermesi hâlinde izlenecek yol,
- Sözleşmeye aykırılık hâlinde doğacak sorumluluk mümkün olduğunca açık şekilde kararlaştırılmalıdır.
“Borç bitince tapu geri verilecektir” şeklindeki tek cümlelik düzenlemeler ilk bakışta yeterli görünebilse de borcun ne zaman sona erdiği, hangi ödemelerin borca mahsup edileceği veya tarafların ek borçlarının bulunup bulunmadığı gibi konularda yeni uyuşmazlıklar yaratabilir.
Borç Ödendiği Hâlde Taşınmaz Geri Verilmezse Ne Olur?
Teminat amacıyla gerçekleştirilen inançlı işlemlerde en sık karşılaşılan uyuşmazlıklardan biri budur. Tarafların anlaşmasına göre geri verme şartı gerçekleşmiş olmasına rağmen inanılan taşınmazı geri devretmiyorsa, inanan sözleşmeden doğan geri verme hakkını ileri sürebilir. Taşınmazın söz konusu olduğu durumlarda uyuşmazlığın niteliğine göre tapu kaydının düzeltilmesine yönelik tapu iptali ve tescil talebi gündeme gelebilir.
Ancak böyle bir davada yalnızca taşınmazın geçmişte davacıya ait olması yeterli değildir. İnanç ilişkisinin varlığı, geri verme borcunun doğduğu ve sözleşmede öngörülen şartların gerçekleştiği ortaya konulmalıdır. Teminat amacı taşıyan ilişkilerde özellikle borcun tamamen ödenip ödenmediği temel uyuşmazlık noktalarından biri olabilir. Bu nedenle banka dekontları, makbuzlar, hesap hareketleri ve tarafların yazışmaları büyük önem taşıyabilir.
Borç Ödenmezse Taşınmaz Doğrudan İnanılana mı Kalır?
Teminat amacıyla yapılan inançlı işlemlerde borcun kararlaştırılan zamanda ödenmemesi, her durumda inanılanın devredilen taşınmazı herhangi bir sınırlama olmaksızın kendisinde tutabileceği anlamına gelmez. Tarafların sözleşmede belirlediği hükümler, teminat altına alınan borcun miktarı, taşınmazın değeri ve işlemin ekonomik amacı birlikte değerlendirilmelidir.
Özellikle “borç ödenmezse taşınmaz kesin olarak alacaklının olacaktır” şeklindeki düzenlemeler; borçlunun ödeme güçlüğünden yararlanılması, teminat konusu malın borca oranla aşırı değerli olması ve teminat hukukundaki emredici sınırlamalar bakımından geçerlilik sorunuyla karşılaşabilir. İnanılanın taşınmazı paraya çevirmesi veya kendisinde tutması söz konusu olduğunda borç ve taşınmaz değeri arasında hesaplaşma yapılması, borcu aşan kısmın inanana verilmesi veya sözleşmeden kaynaklanan başka yükümlülüklerin yerine getirilmesi gerekebilir.
Bu nedenle borcun ödenmemesinin sonuçları sözleşmede açıkça düzenlenmeli; inanılana sınırsız ve ölçüsüz bir mülkiyet kazanımı sağlayabilecek hükümlerden kaçınılmalıdır. Her somut olayda sözleşmenin içeriği ve tarafların gerçek amacı ayrıca değerlendirilmelidir.
İnanılan Taşınmazı Üçüncü Bir Kişiye Satarsa Ne Olur?
İnançlı işlemlerin en ciddi risklerinden biri budur. İnanılan, tapu sicilinde malik olarak görünüyorsa üçüncü kişiler açısından taşınmaz üzerinde tasarrufta bulunabilecek kişi konumundadır. İnanç sözleşmesinde “taşınmazı satamaz” hükmünün bulunması taraflar arasındaki iç ilişkide önemlidir; ancak bu hükmün üçüncü kişiler üzerindeki etkisi ayrıca değerlendirilmelidir.
Türk Medeni Kanunu’nun tapu siciline güveni koruyan hükümleri burada belirleyici hâle gelebilir. Özellikle TMK m. 1023 uyarınca tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin kazanımının korunması söz konusu olabilir. Buna karşılık üçüncü kişinin iyiniyetli olmadığı durumlarda farklı hukuki sonuçlar gündeme gelir.
Bu nedenle taşınmazın üçüncü kişiye geçirilmiş olması hâlinde üçüncü kişinin inanç ilişkisini bilip bilmediği, bilmesi gerekip gerekmediği ve tescilin hukuki durumu ayrıca incelenmelidir.
Üçüncü kişinin tapu kaydına güvenerek ve inanç ilişkisini bilmeden ayni hak kazanması hâlinde, Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi uyarınca bu kazanım korunabilir. Böyle bir durumda taşınmazın üçüncü kişiden geri alınması mümkün olmayabilir; ancak inanç sözleşmesine aykırı davranan inanılana karşı tazminat, alacak veya hesap verme talepleri gündeme gelebilir. Buna karşılık üçüncü kişinin inanç ilişkisini bildiği veya somut olayın koşullarına göre bilmesi gerektiği ortaya konulabiliyorsa, üçüncü kişi adına yapılan tescilin korunup korunmayacağı ayrıca değerlendirilir.
İnançlı İşlemde Üçüncü Kişilerin Durumu
İnanç sözleşmesi esas olarak taraflar arasındaki iç ilişkiyi düzenler. İnanılanın, “bu malı yalnızca belirli amaçla kullanacağım” veya “şart gerçekleştiğinde geri vereceğim” şeklindeki borcu kural olarak sözleşmesel niteliktedir. Bunun üçüncü kişiler bakımından aynen bir mülkiyet sınırlaması gibi sonuç doğurduğu söylenemez. Bu sebeple inançlı işlemin kurulması aşamasında yalnızca tarafların birbirlerine güvenip güvenmedikleri değil, inanılanın üçüncü kişilerle yapabileceği işlemlerin yaratacağı riskler de değerlendirilmelidir.
İnançlı İşlem Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kullanılabilir mi?
İnançlı işlemin hukuken kabul edilen bir kurum olması, hukuka aykırı amaçları koruyacağı anlamına gelmez. Tarafların gerçekte hangi amacı taşıdığı her somut olayda ayrıca değerlendirilir. Bir işlemin sırf “inançlı işlem” olarak adlandırılması, alacaklıların kanundan doğan haklarını ortadan kaldırmaz.
Özellikle borçlunun malvarlığını alacaklıların erişiminden çıkarmak amacıyla yaptığı tasarruflarda İcra ve İflas Kanunu’ndaki tasarrufun iptaline ilişkin hükümler ve somut olayın özelliklerine göre diğer hukuki kurumlar gündeme gelebilir. Bu nedenle inançlı işlem, malvarlığını üçüncü kişilerin veya alacaklıların hukuki taleplerinden mutlak biçimde koruyan bir yöntem olarak görülmemelidir.
İnançlı İşlemde En Büyük Risk Nedir?
İşlemin niteliğine göre farklı riskler bulunmakla birlikte özellikle taşınmazlarda temel risk, mülkiyetin gerçekten inanılana geçirilmesidir. Taraflar kendi aralarında inanılanın taşınmazı satmayacağını veya borç ödendiğinde geri vereceğini kararlaştırmış olabilir. Ancak inanılanın tapuda malik hâline gelmesi, üçüncü kişilerle kuracağı ilişkiler bakımından önemli sonuçlar doğurur.
Bunun yanında; inanç sözleşmesinin hiç yazılı hâle getirilmemesi, geri verme şartının belirsiz olması, borç miktarının açıkça gösterilmemesi, ödemelerin belgesiz yapılması, inanılanın tasarruf yetkisinin sınırlarının belirlenmemesi ve üçüncü kişilere devir ihtimalinin göz ardı edilmesi uygulamadaki başlıca sorunlardır. Bu nedenle inançlı işlem yalnızca taraflar arasındaki kişisel güven esas alınarak kurulabilecek basit bir hukuki ilişki olarak görülmemelidir.
İnanılanın Ölümü, İflası veya Malına Haciz Konulması
İnançlı işlemde mülkiyet veya hak dış ilişkide gerçekten inanılana geçtiği için inanılanın ölümü, iflası veya malvarlığı hakkında icra takibi yapılması önemli sonuçlar doğurabilir. İnanılanın ölmesi hâlinde devredilen mal veya hak onun terekesinde görünebilir ve geri verme yükümlülüğünden doğan taleplerin mirasçılara karşı ileri sürülmesi gerekebilir.
İnanılanın borçları nedeniyle taşınmaz üzerine haciz konulması veya inanılanın iflas etmesi durumunda da inananın yalnızca “taşınmaz gerçekte benimdi” şeklindeki açıklaması her zaman yeterli koruma sağlamaz. İnanç sözleşmesinden doğan hakkın niteliği, işlemin ispatlanması, haczin veya iflasın tarihi ve üçüncü kişilerin hukuki durumu birlikte değerlendirilir.
Bu riskler, inançlı işlemin yalnızca taraflar arasındaki güven esas alınarak kurulmasının neden sakıncalı olabileceğini göstermektedir. Sözleşmede ölüm, iflas, haciz ve üçüncü kişilere devir ihtimallerine ilişkin hükümlere yer verilmesi, uyuşmazlık riskini azaltabilir.
İnançlı İşlem Yapılırken Nelere Dikkat Edilmelidir?
İnançlı işlem kurulmadan önce ilk olarak neden bu hukuki yöntemin tercih edildiği belirlenmelidir. Amaç bir alacağı güvence altına almaksa ipotek, taşınır rehni, kefalet veya diğer teminat araçlarının aynı ekonomik amacı daha düşük hukuki riskle sağlayıp sağlayamayacağı değerlendirilmelidir.
İnançlı devir tercih edilecekse işlem konusu mal veya hak tam olarak tanımlanmalıdır. Taşınmazlarda ada, parsel ve bağımsız bölüm bilgileri; şirket paylarında payın niteliği ve miktarı gibi belirleyici unsurlar açık olmalıdır. Teminat amacı bulunuyorsa güvence altına alınan borcun kaynağı ve miktarı belirlenmeli; geri devir şartları yoruma mümkün olduğunca az yer bırakacak şekilde düzenlenmelidir.
Ödemelerin kayıtlı yöntemlerle gerçekleştirilmesi, açıklama bölümlerinin hukuki ilişkiyi gösterecek biçimde kullanılması ve ödeme belgelerinin saklanması da sonradan ortaya çıkabilecek ispat sorunlarını önemli ölçüde azaltabilir.
En önemlisi, işlemin sonuçları yalnızca “borç ödendiğinde geri alınır” düşüncesi üzerinden değerlendirilmemelidir. İnanılanın ölümü, iflası, hacizlerle karşılaşması, taşınmazı üçüncü kişiye devretmesi veya tarafların geri verme şartının gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda anlaşmazlığa düşmesi ihtimalleri de sözleşme kurulurken dikkate alınmalıdır.
İnançlı İşlemde Tapuda Şerh Verilebilir mi?
Bu konu uygulamada sıkça yanlış anlaşılmaktadır. Tarafların kendi aralarında yaptıkları her sözleşmesel sınırlamanın tapu siciline şerh edilmesi mümkün değildir. Tapuya şerh verilebilmesi kanuni bir dayanak gerektirir. Bu nedenle inanç sözleşmesine “tapuya şerh verilecektir” hükmü yazılması, tek başına bu sözleşmenin veya bütün hükümlerinin tapuya şerh edilebileceği anlamına gelmez.
Taşınmaz üzerinde üçüncü kişilere karşı etkili bir koruma oluşturulmak isteniyorsa, kullanılabilecek hukuki araçların taşınmaz hukuku ve tapu sicili hükümleri çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
İnançlı İşlem Sözleşmesi Noterde Yapılırsa Sorun Çözülür mü?
Noterlik işlemleri özellikle belgenin düzenlenmesi, imzanın doğrulanması ve ispat güvenliği açısından önemli olabilir. Ancak bir belgenin noter tarafından düzenlenmiş veya imzasının onaylanmış olması, sözleşmenin içeriğindeki bütün hukuki sorunları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Örneğin taşınmaz mülkiyetinin devri bakımından kanunun öngördüğü şekil ve tapu sicili kuralları ayrıca uygulanır. Aynı şekilde hukuka aykırı bir sözleşme hükmü yalnızca noter işlemi yapılmış olması nedeniyle geçerli hâle gelmez. Dolayısıyla noterlik işlemi ile sözleşmenin maddi hukuk bakımından geçerliliği birbirinden ayrılmalıdır.
İnanç Sözleşmesi Sonradan Hazırlanabilir mi?
Uygulamada taraflar bazen önce mal veya taşınmaz devrini gerçekleştirmekte, daha sonra aralarındaki ilişkinin şartlarını yazılı hâle getirmek istemektedir.
Bu durumda hazırlanacak belgenin hukuki etkisi, içeriği ve ispat bakımından değeri somut olaya göre değerlendirilir. Bununla birlikte uyuşmazlıkların önlenmesi açısından en güvenli yöntem, inanç ilişkisinin esaslarının devir gerçekleştirilmeden önce veya devirle eş zamanlı olarak açık ve yazılı biçimde belirlenmesidir. Devirden yıllar sonra hazırlanan belgeler, özellikle taraflar arasında uyuşmazlık başlamışsa yeni tartışmalara neden olabilir.
İnançlı İşlemde Borcun Ödendiği Nasıl Kanıtlanmalıdır?
Teminat amacıyla yapılan inançlı işlemlerde yalnızca inanç ilişkisinin kurulmuş olduğunu kanıtlamak yeterli olmayabilir. Taşınmazın veya hakkın geri verilmesini isteyen tarafın, sözleşmede geri verme için öngörülen şartın gerçekleştiğini de ortaya koyması gerekebilir. Bu nedenle ödeme kayıtlarının düzenli tutulması önemlidir.
Banka üzerinden yapılan ödemelerde açıklama kısmında ödemenin hangi borca ilişkin olduğunun belirtilmesi, nakit ödemelerde yazılı makbuz alınması, mahsuplaşma yapılmışsa bunun belgelenmesi ileride önemli bir ispat kolaylığı sağlayabilir.
Özellikle taraflar arasında birden fazla borç ilişkisi bulunuyorsa açıklamasız para transferleri ciddi sorun yaratabilir. Bir ödemenin hangi borca mahsup edildiğinin tartışılması, dolaylı olarak geri devir şartının gerçekleşip gerçekleşmediği tartışmasına dönüşebilir.
İnançlı İşleme Dayalı Davalarda Zamanaşımı Süresi Nedir?
İnanç sözleşmesinden kaynaklanan geri verme talepleri, ayni hakka değil sözleşmeden doğan kişisel hakka dayandığı için zamanaşımına tabi olabilir. Özel bir süre öngörülmeyen durumlarda Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesinde düzenlenen on yıllık genel zamanaşımı süresi gündeme gelmektedir.
Zamanaşımı süresinin başlangıcı her durumda tapudaki devir tarihi değildir. Kural olarak sürenin, geri verme borcunun muaccel olduğu tarihten itibaren değerlendirilmesi gerekir. Sözleşmede belirli bir geri devir tarihi veya şartı bulunuyorsa bu tarih ya da şartın gerçekleştiği an önem taşır. Geri verme zamanı açıkça belirlenmemişse inanılanın taşınmazı geri vermeyeceğini açıkça bildirdiği veya geri devir konusundaki ümidin sona erdiğinin anlaşılabildiği tarih tartışma konusu olabilir.
Zamanaşımının başlangıcı; tarafların yazışmaları, ihtarnameler, ödeme tarihleri, borcun sona erdiğini gösteren belgeler ve inanılanın davranışları dikkate alınarak belirlenir. Bu nedenle “devir tarihinden itibaren on yıl” şeklinde bütün olaylara uygulanabilecek kesin bir hesaplama yapılması doğru değildir.
İnançlı İşleme Dayalı Davalarda Görevli ve Yetkili Mahkeme
İnançlı işleme dayalı taşınmaz uyuşmazlıklarında görevli mahkeme kural olarak asliye hukuk mahkemesidir. Tapu iptali ve tescil talebinin bulunduğu davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Ancak inançlı işlemin şirket payı, ticari işletme veya tarafların ticari faaliyetiyle ilgili olması hâlinde görevli mahkeme uyuşmazlığın niteliğine göre değişebilir.
Taşınmazın devrine ilişkin uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce dava şartı arabuluculuk hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı da değerlendirilmelidir. Arabuluculuğun dava şartı olduğu bir uyuşmazlıkta gerekli başvuru yapılmadan doğrudan dava açılması, davanın usulden reddedilmesine neden olabilir.
İnanılanın taşınmazı üçüncü kişiye devretme ihtimali bulunuyorsa dava sırasında tapu kaydı üzerine ihtiyati tedbir konulması talep edilebilir. Ancak ihtiyati tedbir kendiliğinden verilmez; hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağı veya imkânsız hâle geleceği konusunda yaklaşık ispat şartının sağlanması gerekir.
İnançlı İşlemlerde Sözleşme Hazırlanmasının Önemi
İnançlı işlem, sıradan bir satış sözleşmesinden farklı olarak iki ayrı hukuki görünümü aynı ilişkide bir araya getirebilir: dış ilişkide mal veya hakkın gerçek sahibi hâline gelen inanılan ve iç ilişkide bu hakkı belirli amaçla kullanmakla yükümlü olan sözleşme tarafı. Bu nedenle sözleşmenin hazırlanmasında yalnızca mevcut durum değil, ilişkinin sona erme biçimi de düzenlenmelidir.
Özellikle şu soruların sözleşme imzalanmadan önce cevaplanması gerekir:
- Devir neden yapılıyor?
- Güvence altına alınan borç tam olarak hangisi?
- Geri verme borcu ne zaman doğacak?
- Kısmi ödeme yapılırsa ne olacak?
- İnanılan malı kullanabilecek mi?
- Malın gelirleri kime ait olacak?
- İnanılan üçüncü kişiye satış yapabilecek mi?
- Vergi, harç ve masrafları kim ödeyecek?
- Taraflardan biri ölürse hukuki ilişki nasıl devam edecek?
- Borç miktarı konusunda uyuşmazlık çıkarsa nasıl hesaplama yapılacak?
Bu soruların cevaplarının işlem kurulurken verilmesi, uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra mahkemede cevap aranmaya çalışılmasından çok daha sağlıklıdır.
Sonuç
İnanç Sözleşmesi ve inançlı işlem, Türk hukukunda kanunda özel bir sözleşme tipi olarak ayrıntılı biçimde düzenlenmemesine rağmen sözleşme özgürlüğü çerçevesinde uygulama alanı bulan önemli hukuki yapılardır. İnançlı işlemde bir mal veya hak gerçekten inanılana devredilmekte; inanılan ise elde ettiği hukuki konumu taraflar arasındaki anlaşmada belirlenen amaç doğrultusunda kullanmayı ve şartları gerçekleştiğinde geri vermeyi üstlenmektedir.
Kurumun uygulamadaki en önemli sorunları, inanç ilişkisinin ispatı, geri verme şartının belirlenmesi, taşınmazın üçüncü kişiye devredilmesi, tapu siciline güven, borcun sona erdiğinin kanıtlanması ve zamanaşımıdır. Özellikle taşınmazlar bakımından mülkiyetin inanılana gerçekten geçmesi, işlemi ekonomik açıdan kullanışlı olduğu kadar hukuki açıdan riskli de hâle getirebilir.
Bu sebeple inançlı işlem yapılırken yalnızca taraflar arasındaki mevcut güven ilişkisine dayanılması yeterli değildir. İşlemin amacı, kapsamı, geri verme koşulları ve tarafların yükümlülükleri açıkça belirlenmeli; özellikle yüksek değerli malvarlığı unsurlarında ispat imkânı baştan oluşturulmalıdır. İnançlı işlemler bakımından en önemli koruma, uyuşmazlık çıktıktan sonra başvurulacak hukuki yoldan önce, işlemin kurulması aşamasında doğru hukuki yapının seçilmesi ve ilişkinin ispatlanabilir şekilde düzenlenmesidir.
The content of this article is intended to provide a general guide to the subject matter. Specialist advice should be sought about your specific circumstances.
[View Source]