ARTICLE
6 January 2026

Enflasyon Karşısında Eriyen Alacaklar: 3095 Sayılı Kanun'un Anayasal Sınavı

BD
Baysal & Demir

Contributor

Baysal & Demir is an international law firm committed to excellence. The firm was established to meet the increasing demand for dedicated specialist lawyers, which yields a result, particularly in complex legal issues. The firm prides itself on a focused and consistently excellent service from high-value strategic to everyday advice.
Para borçlarına uygulanan kanuni faiz oranları ile alacakların reel değerinin korunması hedeflenir.
Turkey Government, Public Sector
Pelin Baysal’s articles from Baysal & Demir are most popular:
  • within Government and Public Sector topic(s)
Baysal & Demir are most popular:
  • within Insolvency/Bankruptcy/Re-Structuring topic(s)
  • with readers working within the Banking & Credit industries

Hukuki Çerçeve ve Enflasyonun Alacaklar Üzerindeki Etkisi

Para borçlarına uygulanan kanuni faiz oranları ile alacakların reel değerinin korunması hedeflenir. Bu nedenle yalnızca özel hukuk ilişkilerinin dengesi bakımından değil, mülkiyet hakkının korunması bakımından da faiz oranlarının isabetli olarak belirlenmesi önemlidir. Özellikle enflasyonist dönemlerde, paranın değerindeki hızlı azalma, alacaklının alacağı üzerinde fiilen tasarruf edebilme imkanını zayıflatmaktadır. Zira enflasyonun yüksek seyrettiği bu dönemlerde alacak, nominal olarak sabit kalmakla birlikte, piyasadaki alım gücü bakımından ciddi bir değer kaybına uğramaktadır. Belirli bir zamana ihtiyaç duyulan yargılama faaliyetleri tek başına, alacaklının gerçek hakkına ulaşabilmesi için yetersiz kalabilmekte, dolayısıyla mülkiyet hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır. Bu durum devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri bağlamında etkili hukuki mekanizmaları geliştirmesini zorunlu kılar.

Faiz, alacaklının alacak olarak istemeye yetkili olduğu bir miktar parayı kullanmaktan bir süre mahrum kalması sebebiyle kendisine ödenen bir karşılıktır.1 Türk hukukunda faiz öncelikle anapara faizi ve temerrüt faizi olarak ikiye ayrılır. Anapara faizi, henüz temerrüde düşmeden ödenmesi gereken, sözleşme veya yasada belirtilen tarihten vade tarihine kadar yürütülen faizdir.2 Temerrüt faizi ise borçlunun parayı kullanma süresi sona ermesine rağmen, borçlu parayı kullanmaya devam ettiği için, borcu ifa ettiği tarihe kadar devam eden faiz türüdür3. Açıklanan her iki faiz türü için de kanuni ve akdi faiz ayrımı yapılmaktadır. Kanuni faiz, ödenmesi kararlaştırıldığı halde sözleşmede oranı gösterilmeyen veya kanunda faiz ödenmesi gerektiği belirtilen hallerde ödenmesi gereken ve miktarı yasa ile tespit edilen faizdir4. Akdi faiz ise hukuki ilişkiden kaynaklı ve akit taraflarınca kararlaştırılmış faizdir5. 19.12.1984 tarihinden itibaren yürürlükte olan 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun ("3095 sayılı Kanun") hükümleri bu tanımlar ışığında incelenmelidir.

3095 sayılı Kanun'un birinci maddesi, faiz ödenmesi gereken hallerde taraflarca oran kararlaştırılmamışsa uygulanacak kanuni faiz oranının yüzde on iki olduğunu ifade eder. Maddenin ikinci fıkrasında, Cumhurbaşkanına bu oranı bir katına kadar artırma yetkisi tanınmıştır. 3095 sayılı Kanun'un verdiği yetkiyle Cumhurbaşkanı tarafından yapılan son değişiklikle, 01.06.2024 tarihi itibariyle kanuni faizin yıllık yüzde yirmi dört olarak uygulanmasına karar verilmiştir. 3095 sayılı Kanun'un 2. maddesine göre ise para borcunda temerrüde düşen borçlu, sözleşmede aksine hüküm bulunmadıkça 1. maddede belirlenen oran üzerinden temerrüt faizi ödemekle yükümlüdür. Enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde, söz konusu oranın alacakların değer kaybını telafi etmekte yetersiz kaldığı yönündeki tartışmalar özellikle son yıllarda yargı kararlarında6 ve doktrinde7 yoğunlaşmıştır. Bu tartışmalar Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru kararlarına da yansımıştır ve Anayasa Mahkemesi bu başvurulara ilişkin olarak mülkiyet hakkının ihlali kararları vermektedir8. Nitekim Anayasa Mahkemesi'nin 22.7.2025 tarihinde verdiği, 3095 sayılı Kanun'un birinci maddesinde yer alan kanuni faiz oranını, sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri bakımından iptal eden kararında9 ("iptal kararı"); mülkiyet hakkının korunması, hukuki güvenlik ve etkili başvuru hakkı bakımından bir değerlendirmede bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin Değerlendirmesi ve İptal Kararının Kapsamı

Anayasa Mahkemesi'nin 22.7.2025 tarihinde verdiği karara ilişkin uyuşmazlıkta, Yüksek Mahkeme'ye başvuruyu ilk derece mahkemesi yapmıştır ve itiraz konusu kural, 3095 sayılı Kanun'un birinci maddesidir. Madde, sözleşmeden kaynaklanan ve kaynaklanmayan borç ilişkileri bakımından ortak bir hüküm niteliği taşımaktadır. İlk Derece Mahkemesinin görmekte olduğu dava, deprem sonucu taşınmazın yıkılması nedeniyle uğranılan zararların tazminine ilişkindir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, esas yönünden incelemesini sadece sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri bakımından yapmıştır. İlk Derece Mahkemesi görmekte olduğu davada uygulanacak kanuni faiz oranını belirleyen hükmün, Anayasa'ya aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Aynı zamanda itiraz konusu olan hükümde öngörülen kanuni faiz oranının enflasyonist ortamda yeterli düzeyde olmadığı, mülkiyet hakkının, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerinin ihlal edildiğini başvurusunda dile getirmiştir.

Anayasa Mahkemesi iptal kararında mülkiyet hakkını, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı olarak tanımladıktan sonra mülkiyet hakkına yönelik koruyucu ve düzeltici önlemler alınmasını devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereği olarak ifade etmiştir. Yüksek Mahkemeye göre özellikle enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde, paranın değerinde oluşan aşınmayı telafi edecek mekanizmaların geliştirilmesi önem kazanmaktadır. Kararda ayrıca, günümüzde uygulanan kanuni faiz oranının enflasyon karşısında düşük kalmasından borçlunun yararlandığı ortaya konmaktadır. Hükümde yüzde on iki olarak ifade edilen faiz oranının sadece bir katına kadar artırılabilmesinin, alacağın enflasyon karşısındaki değer kaybının önlenmesi için etkili bir hukuk yolu olmadığı, başkaca mekanizmaların öngörülmediği tespiti yapılmıştır. Neticede 3095 sayılı Kanun'un birinci maddesi oyçokluğu ile iptal edilmiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki üye karşı oy yazılarında, enflasyonun çok yüksek seyrettiği dönemlerde kanuni faizin enflasyona göre çok düşük kalması halinde alacaklının faiz ile enflasyon arasındaki farkı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ("TBK") 122. Maddesine göre munzam zarar hükümleri çerçevesinde istemesinin mümkün olduğunu vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesi'nin 22.07.2025 tarihli iptal kararının ilk adımları, Anayasa Mahkemesi'nin 08.07.2025 tarihli pilot kararında ("pilot karar") görülmektedir10. Pilot kararda Anayasa Mahkemesi, alacağın enflasyon karşısında değer kaybına uğramasını engelleyen etkili bir hukuki mekanizmanın bulunmadığı tespitini yapmıştır. Özellikle son yıllarda süregelen yüksek enflasyonist ortamda borcunu ödemeyen borçlunun avantajlı durumda olduğu pilot kararda ifade edilmiştir. Kararda değer kaybının giderilmesi için bir seçenek olarak munzam zarar talep edilmesinin mümkün olduğu da vurgulanmıştır. Ancak mahkemelerin bazı durumlarda alacaklıya değer kaybını somut delillerle ispat etme külfeti yüklemesinin uygulamada farklılıklara yol açtığını, alacaklı bakımından ciddi belirsizlikler yarattığını da belirtmiştir. Yüksek Mahkemeye göre munzam zarar talebinin kabul edilebilmesi için:

  1. Bir para borcunda borçlunun temerrüdünün varlığı,
  2. borçlunun temerrüdü nedeniyle temerrüt faiziyle karşılanamayan alacaklı zararının mevcudiyeti,
  3. borçlunun temerrüde düşmede kusurlu olması ve
  4. borçlunun temerrüdü ile alacaklının munzam zararı arasındaki illiyet bağının mevcudiyeti

koşullarının sağlanması gerekmektedir11. Munzam zarar talebi incelenirken, (ii) numaralı koşulun mahkeme tarafından yapılan yorumu, uygulamada farklılıklara neden olmaktadır.

Munzam zarara ilişkin mahkeme kararları incelendiğinde enflasyonun yüksek olmasının tek başına alacaklının aşkın zararını kanıtlamadığını, alacaklının somut zararı somut delillerle ortaya koyması gerektiğini vurgulayan kararlar12 dikkat çekmektedir. Aynı zamanda enflasyonun yüksek olduğu zamanlar ile normal olduğu zamanlar arasında bir ayrım yapılması gerektiği; enflasyonun yüksek olduğu zamanlar, alacaklının alacağının değer kaybettiğini somut delillerle ispatlamak zorunda olmadığını ortaya koyan mahkeme kararları13 da bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin pilot kararında belirttiği üzere, mahkemelerin bu yönde bir içtihat oluşturması muhtemeldir ve bireysel ölçekte yeterli olabilir. Ancak uygulamada böyle bir içtihat oluşması, Türk hukukunda enflasyonist ortamda alacağın değer kaybının tazmini için etkili bir hukuk yolu bulunduğuna dair bir kanaat yaratamamaktadır. Anayasa Mahkemesi pilot kararında, bireysel ölçekte çözümlerin sürdürülebilir olmamasından kaynaklı olarak TBMM'ye bildirimde bulunulmasına ve alacakların enflasyon karşısında uğradığı reel değer kaybını giderecek etkili bir iç hukuk mekanizmasının oluşturulması yönünde yasal düzenleme yapılması gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur.

Alacaklara uygulanan kanuni faizin yüksek enflasyon karşısında yetersiz kaldığı hususu, son dönemde gerek yargı kararlarında gerekse kamuoyunda tartışılmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği ihlal kararları ve Yargıtay'ın yorum değişikliğine gittiği kararlar bu tartışmanın yoğunluğunu arttırmış, devamında ise Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 8.7.2025 tarihli pilot karar ile kanuni faizin yüksek enflasyon karşısında yetersizliği yapısal bir sorun olarak nitelenir hale gelmiştir. Sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri bakımından 3095 sayılı Kanun m.1 hükmünün iptali ile tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır.

İptal Kararının Yansımaları: Munzam Zarar, İspat Sorunu ve Mevzuat İhtiyacı

Anayasa Mahkemesi'nin 22.7.2025 iptal kararı yeni bir sayfa açarken mevcut sistem bakımından yeni belirsizlikleri de beraberinde getirmiştir. Öncelikle halihazırda görülmekte olan alacak ve munzam zarar davalarının akıbeti tartışmaya açıktır. Zira anayasal olarak kanuni faiz oranının olması gerekenden düşük olduğu hukuken kesinleşmiş bir olgudur. Bu tespit karşısında, derdest munzam zarar davalarında alacaklının, kanuni faiz ile karşılanmayan aşkın zararını somut delillerle ispat etmesinin beklenmesi, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararıyla uyumlu olmayacaktır. Anayasa Mahkemesi kararları, mevcut durumda yüksek enflasyonun herkesçe bilinen vakıa (maruf vakıa) niteliğini güçlendirmiştir. Bu nedenle yasama organı bir düzenleme yapıncaya kadar, munzam zararın varlığının değerlendirilmesinde, TBK 122. maddesinin alacaklıya yüklediği ispat külfeti "hayatın olağan akışı" karinesi çerçevesinde esnetilmeli ve Anayasa Mahkemesi'nin kararlarıyla uyumlu bir yaklaşım benimsenmelidir. Yüksek Mahkeme'nin "yapısal sorun" tespiti karşısında, ispat faaliyeti "zararın miktarı" noktasında yoğunlaşmalı, TÜİK verilerine veya TÜFE oranlarına göre zarar miktarının belirlenmesi, yargılamalarda esas inceleme odağı olmalıdır.

Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ile birlikte, 3095 sayılı Kanun m. 2'de bulunan atfın akıbeti de hukuken belirsizleşmiştir. Sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmadığı hallerde, yürürlükteki kanuni düzenleme uyarınca kanuni faize yapılan atıf geçerliliğini, iptal kararının yürürlüğe gireceği 01.09.2026 tarihine kadar, korumaya devam edecektir. Bu zaman aralığında veya sonrasında kanuni faiz için yapılacak düzenleme söz konusu temerrüt faiz oranını da belirleyecektir. Yukarıda değinilen Anayasa Mahkemesi kararları karşısında, yasama organının alacakların enflasyon karşısındaki değer kaybını giderecek, öngörülebilir ve genel nitelikte bir hukuki mekanizma oluşturması gerektiği açıktır. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 3095 sayılı Kanun m. 1 düzenlemesi göstermiştir ki, sabit bir orana dayalı faiz modeli anayasal mülkiyet hakkının korunması için yetersiz kalmaktadır. Faiz konusunda sabit bir oran yerine, TÜFE veya Merkez Bankası verilerine endeksli, değişken ve öngörülebilir bir model tercih etmelidir. Çünkü hukuka aykırı davranan borçlunun ödüllendirildiği, alacaklının ise ispat yükü altında ezildiği dolayısıyla mülkiyet hakkı ihlallerinin sürekli hale geldiği bir sistem hukuki bakımından da sosyoekonomik bakımdan da sürdürülebilir değildir.

Footnotes

1. Fikret Eren, Borçlar Hukuku Şerhi, Yetkin Yayınları, 2022, s. 2005.

2. Yargıtay İBBGK., 2017/8 esas sayılı, 2019/3 karar sayılı ve 24.05.2019 tarihli karar.

3. Ahmet M. Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitabevi, 15. Baskı, 2015, s. 599.

4. Zeki Gözütok, Faiz Hukuku, Bilge Yayınevi, 3. Baskı, 2015, s. 10.

5. Yargıtay İBBGK., 2017/8 esas sayılı, 2019/3 karar sayılı ve 24.05.2019 tarihli karar.

6. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 29.04.2019 tarihli, 2018/1512 esas ve 2019/3201 karar sayılı karar.

7. Şükrü Yıldız, Makalelerim, On İki Levha Yayıncılık, 2018, s. 523.

8. Anayasa Mahkemesi'nin 2020/6515 başvuru numaralı, 18.04.2024 tarihli kararı; Anayasa Mahkemesi'nin 2017/26283 başvuru numaralı, 15.01.2020 tarihli kararı.

9. Anayasa Mahkemesi'nin 2024/24 esas numaralı, 2025/164 karar sayılı, 22.7.2025 tarihli kararı.

10. Anayasa Mahkemesi'nin 2024/41763 başvuru numaralı, 2025/164 karar sayılı, 08.07.2025 tarihli Genel Kurul kararı.

11. Dağca Durucan, Mülkiyet Hakkı Bakımından Para Alacağının Enflasyon Karşısındaki Değer Kaybı, On İki Levha Yayıncılık, 2024, s. 145.

12. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 29.03.2022 tarihli, 2021/11-938 esas ve 2022/401 karar sayılı kararı ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 07.11.2022 tarihli, 2019/101 esas ve 2022/7803 karar sayılı kararı.

13. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 13.01.2025 tarihli, 2024/3534 esas ve 2025/15 karar sayılı kararı ve Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 6.12.2018 tarihli, 2018/3765 esas ve 2018/4907 karar sayılı kararı.

The content of this article is intended to provide a general guide to the subject matter. Specialist advice should be sought about your specific circumstances.

See More Popular Content From

Mondaq uses cookies on this website. By using our website you agree to our use of cookies as set out in our Privacy Policy.

Learn More